Hamilelik



Bebek ana rahmine düştükten sonra dünyayı bizim hislerimizle algılamaya başlıyor. Damarlarımızda akan kanın yoğun sesini ve kalp atışımızı duyarak ortalama 38-42 hafta boyunca bedenimizde büyüyor. Bu ses “Beyaz Ses (White Noise)” denen sesle en çok benzeyen ses. Bu nedenle çeşitli meditasyonlarda ya da çocuk doğduktan sonra çocuğu rahatlatmak adına bu sesi kullanırız.

Hamileliğin nasıl geçtiği? çocuğun hayata ilk başlangıcı aslında. Bu dönemde stresten uzak durmak gerçekten çok önemli. Tabii bu tarz bilgileri bilmek de insanda ayrı bir stres kaynağı oluşturabiliyor. Hele bir de bu süreçte değişen hormonlarımız, bedenimiz, duygularımız… derken kaygı ve korku gibi yoğun duyguları hissetmiyor olmak pek mümkün olmuyor. Yaşadığımız bu duygulara bir de pişmanlık eklenince çık işin içinden çıkabilirsen. Önemli olan bu duyguları hissetmemek değil tabii ki. Bu duyguları hissettiğimiz için kendimize kızmamak. Tamam güzel! bebek dünyayı bizim hislerimizle algılamaya başlıyor evet ama bu sadece olumlu hisler olmak zorunda değil. Çünkü hayat başlı başına sadece olumlu şeylerden ibaret bir yer değil zaten. Doya doya üzüleceğiz, ağlayacağız, yeri gelecek kızacağız, kahkaha atacağız, güleceğiz, mutlu da hissedeceğiz… Öyle bir toplumsal baskı hissettim ki bu dönemde kendi bildiğimden şaştığım zamanlar da oldu.

Canım ağlamak istiyor ama kendimi tutuyorum neden?

“Ağlama sen hamilesin, sen ağlarsan çocuk da karnında ağlar.”

“Üzülme bak çocuğa zarar verirsin.”

İşte bu dış sesler daha en başından yükselmeye ve kafa karıştırmaya başlıyor. Ne kadar bilirsen bil, ne kadar okursan oku, ne kadar eğitimini alırsan al boş… Hormonlar fezaya ulaşmış, görmediğin bir şey içinde büyüyor, belirsizlik desen ohooo, duygular desen karman çorman.

“Bir bildikleri vardır herhalde” Diye düşünüyor insan.

Sonra ne oluyor? Üzülsen biraz ağlasan geçecek bir durumu büyütüyorsun da büyütüyorsun. Ağlamayayım derken içinde birikip seni zehirleyen duyguyla gel de stres yaşama.

Stresten uzak durmak duyguları yaşamamak değil! Bunu anlatamıyorsun tabii ki o an.

Tabii hemen araştırmalar ve soruşturmalar başlıyor. İnternet aramaları, hamilelikle ilgili kitaplar, dış seslerin hep doğru olan tecrübeleri arasında gidip geliyorsun.

Kimse de demiyor ki:

“Bırak araştırmayı internetten oradan buradan doktor kontrolündesin aklına takılan bir şey olursa git doktoruna sor.”

Yok biz illa “Senin nasıl oldu? Bu normal mi? Sen de olur muydu? Böyle bir şey oldu ne demek sence?” Diye diye zaten belirsiz olan bir süreci iyice karmaşıklaştırıyoruz. Sonra ne mi oluyor? Bir de aldığımız cevap tatmin edici değilse karşıdakine kızıyoruz. “Hamile kadına bu denir mi?” diye. Karşıdaki de ne yapsın biz öğrenmemişiz ki bilmiyorum demeyi. Hemen yardımcı olalım belki işe yarar diye kendi tecrübelerini ya da duyduklarını anlatıyorlar. Hamilelik ama işte hoş görün…

Üzerine bir de internet araştırmaları ekleniyor. En basitinden “Baş neden ağrır?” Yazıyorsun internet sana “beyin tümörü çıkarıyor”. Zaten kaygı var ki bu duygu çok normal ancak bu bilgilerle iyice artıyor, gel de stres yaşama.

Baktım ki olacak gibi değil kendime kocaman ansiklopedi gibi bir kitap aldım ve merak ettiklerime sadece oradan bakmaya başladım. Bu beni biraz rahatlattı. Hamileyken karmaşık düşünceler, duygular ve hatta normalde sergilemeyeceğimiz davranışları sergilemek çok normal.

Bebeğim sağlıklı olacak mı? İyi bir anne olabilecek miyim? Hem bir dakika anne olmak ne demek? Nasıl bir duygu? Hem nasıl bir şeyle karşılaşacağım? Biliyorum bana muhtaç ve savunmasız bir miniğin bütün sorumluluğunu alacağım. Onu koruyacağım, kollayacağım, bakımını vereceğim evet bunları biliyorum ama nasıl olacak? Yeterince iyi olabilecek miyim? Aklımda birçok soru varken ve zaten bilinmezliği yaşarken… 5 aylıkken;

“Bu çocuğun suyu az, gebeliği sonlandırmayı düşünmüyorsanız şu testleri yaptırmayın…” Cümlesini duyuyorum.

Efendim?

Gebeliği sonlandırmak?

5 aylık bebek?

Ne oluyor?

Ne olabilir ki?

Tamam suyu az ama ne olabilir ki?

Ben hayatımda bu kadar savunmasız ve çaresiz kaldığım bir an hatırlamıyorum. Hemen çıkıyorum ve iki doktora daha gidiyorum. “Biliyorum, hissediyorum bebeğim iyi ve hiçbir şeyi yok... Gayet sağlıklı hissediyorum” sürekli bu cümleyi tekrar ediyorum.

İkinci doktor;

“Suyun mu geldi senin?” diye soruyor.

Ne suyu?

5 aylık daha 5?

Hemen oradan da kaçıyorum. Ne yerdeyim ne gökte… Bir doktor daha hadi bakalım bu sefer tatmin edici bir cevap alacağım. Umarım!

Yolda giderken bir kız çocuğu görüyorum annesinin kucağında önden yürüyorlar. Annesinin omzunun üstünden bana bir gülücük atıyor, gözlerimin içine bakıyor. El sallıyorum ben de gülüyorum. Sonra bir anda dermanım kesiliyor bir yer bulup oturuyorum ve tutamıyorum göz yaşlarımı. Toparlanana kadar döküyorum içimi ve sonra;

Evet Allah’ın hakkı üç demişler. Son doktorun yanına giriyorum. Saatlerce bakıyor ultrasonda her santimine her karesine ve sonunda;

“Suyu gayet yeterli!” diyor.

“Ama iki kişi yeterli değil dedi emin misiniz?”diyorum.

İnanamıyorum çok korkuyorum, kafamdan geçmeyen düşünce yok, ağlaya ağlaya gelmişim. Ben odasını, kıyafetlerini ve eşyalarını ayarlama heyecanındayken birden her şeyin alt üst olacağını düşünüyorum.

En sonunda canım doktorumdan temiz bir azar işittim;

“Buraya gülerek gelip ağlayarak çıkanlar, ağlayarak gelip gülerek çıkanlar çok oldu... Neyse o! Ben gördüğümü söylerim” dedi ve hayatımda duyduğum en güzel cümleler kulaklarımda hala çınlar… Azarlandığım için bu kadar sevinmemiştim.

Ah ne yorucu!

Bu sefer sevinç göz yaşlarıyla çıkıyorum oradan.

“Biliyordum bebeğim gayet sağlıklı biliyordum…”

Evet biliyorum ama son 4 ay nasıl geçti onu bilemiyorum... O kuşku düştü bir kere içime. Bir de ilk 5 aydan sonra kan sulandırıcı iğne kullanmam gerektiğini öğreniyorum. Her gün kendi kendime iğne yaparak ve yatarak geçirdim bu 4 ayı. İnsan evladı için neler yapabiliyor? ve hiç de gıkı çıkmıyor ya işte ben bu süreçte öğrendim bunu.

“Ay ben iğneden korkarım, hiç sevmem. Kan görünce de fenalaşıyorum ben.” diyen ben kendime her gün iğne yapıyorum. İşte annelik bir milat… Milattan öncesi ve milattan sonrası diye ikiye ayırabilirim hayatımı rahatlıkla.

Çok sık kontrollere gidiyorum tabii bu süreçte.

Aklımda her gün aynı sorular; “İyi mi? Hareket ediyor mu? Kaç kere hareket etti? Bir tatlı yiyeyim de bakalım kıpraşacak mı? Kaç saat oldu hareket etmedi? Doktoru mu arasam? Gidip bir kontrol ettirsem mi?”

İnanın ultrason cihazını eve nasıl alabilirim? Diye günlerce araştırma yaptığımı bilirim. Eve alabilsem her saniye karnımda cihazla gezerdim doğruya doğru. Neden? Çünkü hamilelik “Belirsizlik” kelimesinin vücut bulmuş ve en somut hali.

İnsanoğlu olarak belirsizliğe çok tahammülümüz yoktur ve bizi en çok rahatsız eden kelimedir kendisi. Bilme ihtiyacı bize rahatlık verir ama bilmemek bazen çok acı olabiliyor.

İşte belirsizlikle imtihanım bu noktada başladı. Milattan önce yani annelikten önce belirsizliği sevmezdim ama çok da kalma durumum olmadı bu duyguda. Çünkü genelde konfor alanlarımızda kalmayı tercih ediyoruz belirsizlik duygusunun rahatsızlığını yaşamamak adına. Konfor alanı ne mi? Alıştığım, ne kadar kötü de olsa bildiğim alan. “Konforsuz konfor alanı”. Bu alandan çıkmak rahatsızlık vericidir; bu nedenle bu alanda kalmayı tercih edebiliyordum ama hamilelik öyle mi? Seni bildiğin alıştığın alandan alıyor ve bir anda bilmediğin bir alanın içine atıveriyor. Kontrolümüzün en az olduğu yer hamilelik. Önlemimizi alırız, sağlıklı besleniriz, gereken ne varsa yaparız ama bilinmezlikle bebeğimizi kucağımıza alacağımız günü bekleriz.

Zaman zaman bu korku ve kaygılarla, zaman zaman doğduktan sonra ne yapacağımıza dair güzel hayal ve planlarla geçer gider.

38 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Kızıma Not!